Günün birinde sevgiyi paylaşmak adına bir şeyler karalayacağım gelmezdi aklıma. 1960 lı yıllarda yaşadığım Büyükadayı düşününce, bu günün resmini görmem pek zor olmadı. Sokak kapılarımızın kilitlenmediği, sofralarımızın tüm dostlara açık olduğu yılları, düşünerek günümüzle kıyasladıkça geçen yıllar içerisinde, nekadar fakirleştiğimizi gördüm.
İnsani değerlerin öldüğü! Ağlamanın, gülmenin, hüzünlenmenin , sevmenin, makinalaştığı, hür düşünme melekemizi elimizden alan şu garip Dünyadan, ne bekliyebilirki artık insan.
Tabiki; yaşam karşılıklı bir dokunuşta, bakışta , hissetmekte gizli. Bu günün yapay değerlerinde değil. Her şeyi Maddiyatta, Lükste, ararmak, bencilliğin had safhaya ulaştığı günümüzden başka ne beklenirki. Okumaya devam et

Sarnıçlar iç duvarlarının son kat sıvasının çimento ağırlıklı şap denilen harçla yapıldığı ve içme dahil ev ihtiyaçları için kullanılan suyun depolandığı yer altı yapıları idi. Kuyular ise genellikle yalnızca taşla örülüp içleri çoğu kez sıvanmayan ya da kaba sıva olarak bırakılanlardı ki genellikle bahçe sulama, dış mekan yıkamaları için kullanılırdılar. Kuyu duvarlarının geçirgenliği yer altı suları ile dolmasını sağladığı gibi suyun aynı şekilde çekilip boşalmasını da getirirdi. Yani kuyuların doldurulması için özel bir çaba sarf edilmezdi.Ama sarnıçlar öyle değildi. Damlardan derelerle toplanıp, borularla sarnıçlara yönlendirilen sular, önce biri dışarı boşa açılan bir boru diğeri ise sarnıca uzanan borunun olduğu kapaklı kova gibi bir kaba gelir.
Plain Dealer, Cleveland, Ohio’lu 90 yasindaki Regina Brett’in kaleminden:
Çocukluğumda, bu gemilerle gece yolculuğumda, yaz olsun kış olsun hep baş üstü açık güvertedeki projektör (ışıldak) kumandasını yapan gemicinin yanında bulunurdum… Geminin gece karanlığında denizi yarışını ve projektörden çıkan ışık huz mesinin deniz üzerinde dolaşımını izlerdim…ışığın çarptığı çevredeki tekneler birden hayalet gibi belirirdi ve durgun suda yüzmekte olan, bembeyaz martıların ışıktan ürkerek kümeler halinde kaçışlarını izlemek büyük keyif verirdi…
Anılar, günceler, mektuplar, gezi yazıları içtenlikli yazılardır. Bilhassa ilk üç türde samimiyet daha bir anlam kazanır, öne çıkar. Kolayca okunuverirler. Andrè Gide’in deyişiyle “hatıra yazmak ölümün elinden bir şey kurmak” olduğuna göre, her anı bir değer ifade eder. Yazıcısının maharetine göre kuşkusuz kıymeti artar. Geçmişe dair kaydedilenler, toplumsal hayata da bir şekilde yeni kazanımlar sağlar. Anı yazarı, çok zaman yazdıklarını ilerlemiş bir yaşta yazdığı ve yaşadıklarına duygusal/ öznel bakacağı için, hatıralarda anlatılanlara ekseriyetle ihtiyatla yaklaşılmalıdır. 


